Yaklaşık 3.200 yıl önce Troya’da güneş battı. Ardında yalnızca yıkılmış bir şehir değil, insanlığın hafızasına kazınacak büyük bir hikâye bıraktı.

Belki de Doğu ile Batı’nın ilk büyük hesaplaşmalarından biriydi bu. İnsan, belki de kendi insanlığıyla girdiği imtihanda yenilmişti.

Bir tarafta Akalar, diğer tarafta Troyalılar vardı. Troyalıların inançlarına ve saflığına seslenen bir armağan, kentin kapılarından içeri sokuldu: Tahta At. Ve o at, iyi niyetlerin, güvenin ve saf duyguların katiline dönüştü.

Troya’nın düşüşüyle başlayan bu hikâye, yüzyıllar boyunca Doğu ile Batı arasındaki bitmek bilmeyen mücadelenin başlangıcı oldu…

Yüzyıllar sonra Fatih Sultan Mehmet Troya’ya geldiğinde, bu kadim hikâyeyi kendi tarihinin bir parçası olarak gördü ve rivayete göre şöyle dedi: “Tanrı, bu kentin ve bu halkın intikamını alma hakkını bana ayırdı.”

Peki ya hiçbiri yaşanmasaydı? Ya o at, bir hileyle kente sokulmak yerine gerçekten yaşasaydı… Ya Troyalıların kapılarından içeriye ölüm değil, barış girseydi?

Belki o zaman at, Troya’nın kapılarını ardında bırakıp başka bir yola düşerdi. Kılıçların değil, zeytin ağaçlarının gölgesinden geçer; denizleri aşar, Doğu’nun masallarda anlatılan bahçelerine varırdı.

Ve belki insanlık, tarihin ilk büyük savaşlarından birini hatırlamak yerine, iki kıyının birbirine doğru attığı ilk adımı anlatırdı.

Kim bilir… Belki de o atın asıl kaderi, Troya’yı yıkmak değil; hiç yaşanmamış bir barışın rüyasını yüzyıllar boyunca taşımaktı.

%40 Pamuk %30 Modal %30 Viskon

Fırsatlardan haberdar olmak için giriş yap